Fadime Teyze’nin Türküsü (Nuriye Hala Ağıtı)

Arkasında sepeti, ebedidir ebedi
Yuvarlandi Nuriye, kaldı taşta sepeti
Geçi da yaracağım, şu karşida dereyi
Vurdu taş da öldürdü, İnka’nın Nuriye’yi

Alın bir ateş takın, sandıkta bohçasına
Kanlı yaşmakçuğunu, yollayın kocasına
Gürgenin tepesinde, kuru kuru budaklar
Çürüyecek Nuriye, yaprak gibi dudaklar

Sözün Ardındaki

Taşıyıcı Beden ve Emeğin Maddi Mührü: Sepet

Sırtında büyük bir sepet ya da koca bir ot, odun yığını taşıyan kadın, Doğu Karadeniz ile özdeşleşmiş bir resimdir. Kadın; üretimin, bakım emeğinin, yeniden üretimin, üremenin yani yaşamın devamlılığının asli taşıyıcısıdır oysa. Ekonomi bilimi bu kadını “ücretsiz tarım işçisi” olarak tanımlarken, toplum düşünen, üreten ve sorun çözen bir varlık olduğu halde onu yalnızca yerine getirdiği işlevlerle, bir alet gibi algılamaya eğilimlidir.

Türkünün ilk dizesi “Arkasında sepeti, ebedidir ebedi”, kadının üzerine yıkılan bu bitimsiz emek döngüsünü imler. Nuriye uçuruma yuvarlanırken dramaturjik odağın bedenden, yaşamdan çok taşta asılı kalan sepete kayması (“Kaldı taşta sepeti”), kadını yalnızca bir işleve indirgeyen bu bakışın en yalın ifadesidir. Kadın göçüp gider; geride ise onun yapacağı işler, taşta asılı kalan sepeti, bitmeyen ve değer görmeyen gündelik yükü kalır.

Toplumsal Sözleşmeye İsyan: “Ateş Takmak”, Sandık ve Kanlı Yaşmak

Türkünün ikinci kıtası, pasif kederi aşarak kurulu düzene ve insan bedenini mülk edinen sisteme başkaldırır; yas isyana dönüşür.

Karadeniz’de ve Anadolu’nun pek çok yerinde yaşayan köklü bir gelenek gereği, genç yaşta veya bekâr ölen bir kadının çeyizi bir başkasına devredilmez. Kimi bunu bir uğursuzluk saymaktan sakınsa da bu gelenek asıl olarak “O çeyiz yalnızca onun içindi; onun el emeği, onun hakkıydı” denilerek kadının varlığına ve hatırasına duyulan derin saygıdan kaynaklanır. Bu yüzden çeyiz kimi yerde toprağa gömülür, kimi yerde akar suya veya denize bırakılır ya da yakılır.

Nuriye henüz çiçeği burnunda yeni bir gelindir. Türküdeki “ateş takmak” ifadesi, düğünde geline takı, altın ve ziynet takma geleneğine yapılmış son derece trajik ve acı bir naziredir: Çok kısa bir süre önce yakasına düğün takıları takılan genç bir kadının, şimdi sandıktaki çeyizine ve yarım kalan ömrüne “ateş takılır”. Bu yakıcı metafor, Nuriye’nin çeyizini ateşe verip bir daha asla kullanılamayacak şekilde yok etmeyi emreder. Bu kadim ritüel, kadının el emeğinin ve yarım kalan ömrünün yerleşik toplumsal cinsiyet rolleri içinde bir mülk gibi elden ele devredilmesine de onurlu bir itiraz olarak okunmalıdır. “Alın bir ateş takın sandıkta bohçasına” dizesi, salt kumaşı ve dikişi değil, o sandığa hapsedilmiş toplumsal rolleri de yakar. Her maddi varlık gibi gelenekler de sonsuz değildir; varlıkları, toplumun onlara duyduğu inançla sınırlıdır. Ateş, gencecik bir ölümün ağırlığı karşısında o kutsal sayılan toplumsal rollerin aslında ne kadar geçici ve icat edilmiş olduğunu ilan eder.

Kocaya yollanan “kanlı yaşmakçuk” ise katmanlı anlamlar taşır. İlk bakışta, cenaze bekletilemediği için gurbetteki eşe ulaştırılan somut bir ölüm kanıtı ve Nuriye’nin son anlarından geriye kalan acı bir hatıradır; Nuriye o yaşmakla hatırlanacaktır. Ancak daha derinde; insanı, en çok da kadınları ve çocukları korumasız bırakan akrabalık yapısına ve kurulu düzene fırlatılmış somut bir kanıt, açık bir eleştiri ve yüzleşmedir.

Sözlü Karşı-Hafıza: Nuriye’yi Türküyle Yaşatmak

“Çürüyecek Nuriye yaprak gibi dudaklar” dizesi, henüz yirmilerinde toprağa düşen gencecik bir kadının tazeliği ile doğanın sert, çürütücü döngüsünü yan yana koyar.

Ardından yakılan bu türkü, resmî kayıtların ve soy kütüklerinin “talihsiz bir yayla kazası” deyip geçeceği bir ölümü; kadın emeği, evlilik baskısı ve coğrafi şiddet ekseninde kayda geçiren bir sözlü karşı-arşivdir. Şarkı, Nuriye’nin mezar taşının yerine geçer; onun görünmeyen hikâyesini kuşaklar boyu yaşayan bir direniş belleğine dönüştürür.